Nasıl gidecek bütün bunların hepsi? Gitmesi gerekiyor mu? O da ayrı bir boyut tabi. Durup durup düşünüyorum son zamanlarda. Durup düşünüyorum yaşanan onca şeyi. Yaşadığım onca yanlızlıkları. Dört başı mamur hayallerimle hem hal oluşumu. Şarkılar, insanlar, yanlızlık, sessizlik, çalışmak, çalışmak... Artık hiç birisi teselli olmuyor halime. Bir durup bakış hali içindeyim işte. Bakıyorum... "Ne şahane ya!" diyorum. Ağzımdaki şeker tadının zevkini yaşıyorum. Ama sonra... Susuyorum... Biliyorum. Olmayacak şeyler bunlar deyip yürümeye devam ediyorum. İnsanlardan kaçmak adına otobüslere bile binmiyorum. Yürüyorum. Yürüyor ve yine yürüyorum. Kısır bir döngü içinde kıvrılıp duruyorum. Kımıldanıp duruyorum.
Giriyorum sohbet programlarına. Konuşuyorum insanlarla. Sonra bir bakıyorum. Kelimelere verdiğimiz anlamlar bile birbirinden farklı. Birbirinden anlamsız denecek kadar uzakta. Kimseyle buluşamıyorum artık. Yıllar önce yaşça benden büyük biriyle tanışmıştım. Ve bir yoksunluk, bir boşvermişlik halindeydi. Konuştuk. Sohbet ettik. Zamanı gelince anlarsın beni demişti. Şimdi sık sık onu anıyorum. Sanırım zamanı geldi ve ben onu anlamaya başladım. Böyle böyle mi oluyor insan? Böyle böyle mi büyüyüp olgunlaşıyor. Halbuki hep olgunlaşan şeylerin ölgünleştiğini düşünürüm. Sanırım hep değil. Son zamanlarda böyle düşünmekteyim. Sancılı bir dönem galiba yaşadığım.
Bakıp sadece anlık birilerine sahip olmak. Ya da birilerinin bana sahip olması fikri uzak bir düş gibi geliyor bana. Sanki benim dışında bir benin yaşadığı deneyimler. Hala birilerini beğeniyorum. Hala birilerine bakıp "Ulan!" deyip içimden. Susuyorum. Çünkü biliyorum. Bir bedenle devinmek. Onunla iletişime geçmek dünyanın en kolay gibi görünen en zor işi. Çünkü biliyorum ki kimse kimseye kendini açmıyor hiçbir zaman. Nerden mi biliyorum. Kendimden. Dokunmaya, ruhu okşama hazır olduğum anlarda bile hep bir geri duruş halim var. Korunmacı annenin getirmiş olduğu kalkanlar. Sanırım mücadele etmeksizin, avuçlarıma içine sıcacık bir kalp konsun istiyorum. Yeterince mücadele ve zorluk yaşadım diye düşünüyorum galiba. Pat diye düşüversin payışa düşen neyse diye bekliyorum.
Şimdi kalkıp banyo yapacağım. Sonra çay için Fikret Kızılok'un "Farketmeden" parçasını dinleyeceğim. Sonra yatıp uyuyacağım. Zira yarın Pazartesi ve kalkanlarını giymiş güçlü Savurgan olma zamanı. Yine insanların o anlamsız oyunlarını görme zamanı.
http://www.youtube.com/watch?v=7wOOhU0Lzo8